When autocomplete results are available use up and down arrows to review and enter to select. Touch device users, explore by touch or with swipe gestures.

Felsefe

Discover Pinterest’s 10 best ideas and inspiration for Felsefe. Get inspired and try out new things.

17.Yüzyıl Rönesans felsefesi ile karşılaştırıldıkta, 17. yüzyıl felsefesinin ‘başlıca özellikleri olarak şunlar belirtilebilir: 1. Rönesans felsefesi, içinde geliştiği kültür ortamının tümü gibi, daha oturmamış, bir arama, araştırma atılımı içinde bulunan bir felsefedir. 17. yüzyıl felsefesi ise Rönesans’ın sağladığı birikimi derleyip toparlayarak, bundan birliği, bütünlüğü olan bir düşünce bağlantısı geliştirecektir. 2. Antik felsefeyi kendisine örnek olarak alan, onun bir çok ‘bakımdan bir yansısı olan Rönesans felsefesi çok renkli bir düşünce tablosu oluşturmuştu. 17. yüzyıl felsefesi ise ele aldığı sorunlar ile bunların işlenişinde aşağı-yukarı birleşmeler olan az çok bir örnek bir düşünce yapısıdır. Ona bu bağdaşıklığı kazandıran da, bilgi örneğini matematik fizikte bulmuş olmasıdır. Renaissance’ın en özgün, en büyük başarısı olan matematik, fizik, matematik kavramlarla doğayı doğru olarak kavrayabileceğimizi göstermişti; dolayısıyla akıl ile doğa arasında bir uygunluğun olduğunu ortaya koymuştu. Öyleyse bu yöntemi varlığın öteki alanlarına da uygulamalı, denmiştir. Doğanın birliği ve matematik yapılı olduğu savları, matematik fiziğin başlıca düşünceleridir. Doğa matematik yapılı olduğuna göre, nesnelerin ölçülebilir olan niceliksel yönleri asıl gerçekleridir. Bundan dolayı bilgide nesnelerin ölçülebilen yönleri ile bunların arasındaki ilişkiler bulunmalı ve bu temel öğelerden nesne yeniden kurulumu, Açık. seçik, dolayısıyla doğru olan bilgilere böyle varılır (Galilei). 17. Yüzyıl felsefesinin başlatıcısı Descartes ’tır (1596-1650). Bu felsefenin sorunlarını ilkin o ortaya koymuş, çözümlerini ilkin o denemiştir. Kendisinden sonra gelenler, aynı sorunlar üzerine eğilecek, aynı çözüm denemeleri doğrultusunda çalışacaklardır. Bu bakımdan 17. yüzyıl felsefesi bir Descartesçılıktır. Descartes, yaratıcı bir matematikçidir de: aritmetiğin yöntemini geometriye uygulamakla analitik geometrinin kurucusu olmuştur. Descartes’a göre, felsefe ‘bir doğru bilgiler bağlantısı olacaksa, analitik geometri ile matematik fiziğin yöntemini kullanmalıdır. Felsefenin kendisinden önce ortaya koyduklarını güvenilir bulmayıp, matematik bilgi örneğine göre felsefede köklü bir düzeltim yapmak düşüncesiyle yola çıkan Descartes, yeni bilgi yapısını üzerine oturtmak için aradığı sağlam temeli “Düşünüyorum, öyle ise varım” önermesinde bulur. Buraya varmak için de uzun bir kuşku yolundan geçer. Ancak, bulduğu dayanak öylesine sağlam, öylesine apaçık ki, bundan önce kuşkusunun ortadan kaldırdığı bütün varlık çeşitleri (kendisi, Tanrı, çevresi, öteki insanlar), yeniden gerçeklik kazanırlar ve güvenilir olurlar. Gerçekliği bütün alanlarıyla yeniden kurma işinde Tanrı kavramı bir kaldıraç gibidir: Bilince bakınca, burada Tanrı kavramının bulunmakta olduğunu görürüz diyor Descartes. Tanrıya en gerçek varlık dediğimize göre, yokluk ile bağdaşamaz Tanrı; onun yok olduğunu düşünmek çelişki olurdu. Tanrı en yetkin varlık da olduğu için, beni aldatmaz, dolayısıyla cisimler dünyasının varolduğuna da, belleğimizin bizi yanıltmadığına da inanabiliriz. Tanrı kavramı gibi bilincimizde hazır bulduğumuz düşüncelere “doğuştan düşünceler” der. Bunlar açık ve seçiktirler, onun için bilgi değerleri yüksektir. Buna karşılık bilincimize dışarıdan gelen ya da hayal gücümüzün oluşturduğu düşünceler bulanık ve karışıktırlar; bunların bilgi değerleri de düşüktür. Yöntem - bilgi konusunda Descartes felsefesinin başlattığı tartışmada Pascal (1623- 1662) ile Bayle (1647-1706) Descartes’ın evrensel diye önerdiği yöntemin her konuyu aydınlatamayacağını, insan için “Tanrı nedir? İnsan yaşamının anlamı nedir?” gibi çok önemli soruların yanıtlarının ancak gönlün bir ışığı ile bulunabileceğini ileri sürmüşlerdir. Descartes’ın az etkisinde kalan, tutarlı bir doğruculuğu savunan Thomas Hobbes (1588- 1679)a göre her çeşit bilginin kaynağı deneydir; bilginin amacı da, insanın —doğa ve kültür— çevresine egemen olmasıdır. Felsefede yapılacak şey, olaylar, hep asıl gerçekler olan “nedenler”e bağlamaktır. Tek gerçek olan cisimler dünyasında dayanakları olmayan bütün tasarımlar birer kuruntudur; “özgürlük”, “maddi olmayan ruh” gibi. Olayları matematiğin yöntemiyle ele alırsak, bu gibi kuruntulardan kurtuluruz; o zaman işin içine duygular karışmaz. Bu son anlayışta Descartes’ın etkisi açık olarak görülüyor. Asıl Spinoza (1632 - 1677) Descartes’ın yöntem anlayışının çok etkisinde kalmıştır. Bunu daha işe başlayışında görebiliriz: Spinoza —Descartes’ın “Düşünüyorum öyle ise varım” önermesi gibi— tek bir bilgiyi, Tanrı bilgisini öğretisinde çıkış noktası olarak alır ve —yine Descartes gibi— geri kalan bütün bilgileri tümdengelimli bir yol olan geometrik yöntem ile bu temelden türetir: tıpkı uzaydan geometrinin şekillerini türetir gibi. Leibniz (1646-1716) de yöntem ve bilgi anlayışında —ana tutumu bakımından— Descartes’ın izinde sayılabilir. Çünkü ona göre de, doğru bilgiye vardırmada matematiğin yöntemi tek güvenilecek yöntemdir. Matematikte olduğu gibi, felsefede de kavramlarla hesap işlemleri yaptığımız gün, felsefedeki tüm ayrılıklar ortadan kalkacaktır. Leibniz de Descartes’ın tüm sistemini taşıyan “Düşünüyorum, öyle ise varım” önermesi türünden temel doğruları, ilk doğruları arar: Öteki doğruları temellendirmek ve yenilerini bulmak için Leibniz için de önsel bilgiler vardır ve aklın bu doğruları zorunludurlar, karşıtlarını düşünmek çelişkiye götürür. Olgunun doğruları ise ancak tesadüfidirler. Bir özelliği uzlaştırıcılık olan Leibniz felsefesi deney bilgisini değersiz saymaz; ama temelde usçudur, akıldan kaynaklanan bilgilerin yüksek değeri vardır. 17. yüzyıl felsefesinin yöntem - bilgi yanında üzerinde durduğu bir konu da, varlık sorunudur ve sorunun ağırlık merkezi töz kavramında toplanmıştır. Sorunu bu kavramla başlatan yine Descartes olmuştur. Ona göre birbirinden özce, yapıca ayrı olan biri sonsuz (Tanrı), ikisi sonlu (ruh ve cisim) üç töz vardır. Ruh’un özniteliği düşünme, cismin ise yerkaplama, uzamdır. Bu iki nitelik de birbiriyle uzlaşamaz, bağdaşamazlar. Cismin temel niteliğinin uzam olması, doğa anlayışı Descartes’ı tam mekanist bir fiziğe vardırmıştır: asıl gerçek hareketlerdir. Hareket bir yer değiştirmedir, bu da cisimlerin birbirilerine doğrudan doğruya çarpmaları ve basınçlarıyla olur. Bu fizikte “doğa” hareket yasalarına göre işleyen bir makineden başka bir şey değildir ve canlı da bu makinenin içinde yer alan bir otomattır. Ancak ruhsal olaylarda özce maddeden başka bir tözün görünüşleriyle karşılaşırız. İnsanın maddi yönü olan bedeni ile ruhu birbirleriyle nasıl ilişki kurabiliyorlar? Descartes bu ilişkiyi bir birlikte çalışma; bir karşılıklı etkileşme diye açıklıyorsa da, bu çözüm bu iki bağdaşamazın birarada bulunabilmesi anlamak için inandırıcı olamıyor ve kendisinden sonraya bir sorun olarak kalıyor. Varlık sorununun Descartes’tan sonraki gelişmesinde başlıca görüşler: Çok tutarlı bir materyalist olan Hobbes’a göre, töz olan her şey ancak maddi olabilir. Ruh diye bir töz yoktur; ruhsal olaylar ne denli gerçek olurlarsa olsunlar, yine de dayanakları maddidir. Aranedenciler (Occasionalist) denilen düşünürlerin başlıca kaygısı da, Descartes’ın inandırıcı olarak çözemediği beden - ruh ilişkisi sorunu olmuştur. Onlara göre bu ilişkiyi kuran Tanrıdır; gerçek neden odur. İnsandaki ruhtan bedene ulaşan bir istenç ya da bedenden ruha iletilen bir uyarım, bunların ikisi de bu ilişkinin kurulmasında ancak birer ara-nedendirler. Bu çığır sonunda Tanrıyı evrende bütün olup - bitenlerin tek nedeni yapmıştır, yalnız beden ile ruh arasında değil, tüm varolanlar arasındaki ilişkiyi kuran Tanrıdır. Spinoza töz anlayışında tekçi: Tek töz vardır; buna da Spinoza Tanrı der; doğa da der. Bütün varolanlar Tanrının özünden matematiksel - mantıksal bir zorunlulukla türemişlerdir; dolayısıyla Tanrı ile yapıtı özdeştirler (tümtanrıcılık) Töz (Tanrı) kendisini birtakım öznitelikleriyle, birtakım gerçekleşme doğrultularıyla açar, gösterir. Bunlardan insana ancak cisim ile ruh, tözün bu iki gelişme yönü açıktır. Birbirinden yapıca yrı ayrı olan bu iki öznitelikleri içinde sayısız olaylar vardır ve bunlar birbirlerine zorunlu bağlarla bağlıdırlar. Bu anlayışı ile de Spinoza, içinde erekselliğin, istenç özgürlüğünün bulunmadığı mekanist; bir dünya görüşüne varmıştır. Bu görüşte evren, sıkı bir matematiksel - mantıksal bağlılıklar dizgesidir. Beden - ruh ilişkisini Spinoza, bunların koşut çalıştıkları savıyla açıklamayı denemiştir: Bu iki öznitelikte olup - biten şeyler aslında tek bir tözde geçtikleri için, burada birbirine bağlanırlar, aralarındaki ayrılık burada ortadan kalkar. Leibniz, sayıca bir sonsuz çokluk olan töze monad adını verir. Monadlar, bu kendi içlerine kapalı. “birlikler”, tinsel niteliktedirler; kendilerinde tasarım yeteneği bulunan etkin “güç merkezleri”dir. Bütün monadlar aynı bir konuyu, evrenin tümünü tasarımladıkları için, bir bağlantı içinde birleşmiş, kendi başlarına olmaktan çıkmış olurlar. Ancak, her monadın tasarımı açıklık ve seçiklik bakımından başka türlü olduğundan, kendisi de öteki bütün monadlardan başka olur. Bundan dolayı bu dünya da birbirine tıpatıp eşit olan iki şey yoktur. Monadlar tasarımlarındaki açıklığa, belirginliğe göre aralarında sıralanırlar: En yukarda her an evrenin tümünü açık olarak tasarımlayan Tanrı, en aşağıda da tasarım bilincinden yoksun madde vardır. Geri kalan varlıklar bu ikisi arasında dizilirler. Etkinlik de tasarım aydınlığı ile orantılıdır; tasarımı en aydınlık olan Tanrı, dolayısıyla en etkin varlıktır. “Birbirilerine açılmış pencereleri olmayan”, bu yüzden birbirilerine etkide bulunamayan monadlar arasındaki ilişkiyi, Tanrının bir düzeni olan “önceden kurulmuş uyum” Sağlar. Beden ile ruh ilişkisi de bu uyum içinde gerçekleşir. Beden ile ruh baştan birbirine koşut olarak kurulmuş iki saat gibi işlerler. Böyle bir metafizikten Leibniz organik nitelikte bir fizik geliştirmiştir. Kendi deyişiyle: “Doğa, içi balıklarla dolu bir havuz gibidir.” Gidişi hiç kopmayan bir süreklilik olan doğadaki zorunlu mekanik bağlantı, Tanrının ereği emrinde bir araçtır. Oysa Galilei ile Descartes, doğayı içinde hiç ereksellik bulunmayan zorunlu bir mekanizma diye anlamışlardı. Descartes felsefesinin ağırlık merkezi bilgi, varlık gibi kuramsal sorunlar üzerinde toplanmıştır. Ahlâk, devlet, din vb. eylemle ilgili (pratik) sorunları Descartes, kuramsal sorunları gibi sistemli olarak işlememiştir. Örneğin ahlâk konusundaki düşüncelerini mektuplarından öğreniyoruz. Bu düşünceler Stoa ahlâkının izinde yürürler; onun gibi usçudurlar. Erdem, Descartes’a göre, ruhun bedeni yenmesidir. Bunun için de gerçekten değerli olanı açık ve seçik olabilmek ve bunu iyice istemek de gerekir. Kötü, istencin duygulanımlara, başka bir deyişle maddi yönümüze kölece bağlanmasın ileri gelir. (Nitekim yanılma da duyuların getirdiklerini istencin körü körüne doğru saymasından doğar). Öyle ise, gerek kötüden, gerekse yanılmadan ancak aklın açık ve seçik tasarımlarıyla kurtulunabilir; “doğru” ya olduğu gibi, “iyi”ye de aklın bilgisi vardırabilir. Böylece Descartes için ahlâkın da temeli, sistemin çıkış - noktası olan “düşünme” oluyor. Descartes’daki durumun tam tersine olarak, Hobbes’un felsefesinin baş konusu devlet öğretisidir, bu eylemle ilgili olan (pratik) sorundur. Hobbes, felsefesinin doğalcı materyalist tutumuna uygun olarak devleti yapma bir cisim sayar. Çünkü, ona göre gerçek olan, doğal olan ancak bireydir. Devlet sonradan oluşturulmuş yapma bir kurumdur. Hobbes, devletin (toplumun) kuruluşunu, bu sorunu, belli bir insan anlayışına dayanarak ele alır: İnsan bencil bir yaratıktır: varlığını sürdürme ve geliştirme isteği onun temel güdüsüdür. Bu yüzden de insan dünya nimetleri hep kendisinin olsun ister. Ama bunu herkes istediği için, “herkesin herkesle savaşı” durumu meydana gelir, bu durumda “insan insanın kurdudur”. Bu “doğal hal”dir. İşte, insanın varolmayı ve gelişmeyi isteyen temel güdüsüne aykırı olan bu duruma bir son vermek; yani genel güvenliği sağlamak kaygısıyla, kendi başına “güç kullanma hakkı”nı herkes bir otoriteye aktarır: devlet de böylece kurulmuş olur. Bu da “yurttaşlık hali”dir. Hobbes, hukuk ve ahlâk kavramlarını böylece kurulan devletten türetir: Devletin kuruluş nedeni olan genel güvenliğe yarayan şey “iyi” “haklı”; yaramayan ise “kötü” ve “haksız”dır. Dolayısıyla ahlâk ile hukuk devlet yüzünden var olmuşlardır. Din de belli bir anlamı ancak devlet çerçevesinde kazanır: Yalnız devletin yasal saydığı inanç doğrudur. Devletin ödevini gerektiği gibi yerine getirebilmesi (genel güvenliği sağlaması) için otoritesi eksiksiz ve koşulsuz olacaktır. “Devlet bir dev gibi olmalıdır” diyen Hobbes devlet konusunu işleyen bir yapıtına, Tevrat’ta geçen bir devin adını, ‘Leviathan” adını vermiştir. Spinoza’nın ahlâk öğretisi de, Hobbes’unki gibi, “kendimizi ‘koruma” içgüdüsünü çıkış noktası olarak alır. İnsanın duygu yaşamını doğalcı - mekanikçi bir anlayışla çözümleyen Spinoza. temel duygu olarak “kendimizi koruma ve geliştirme” duygusunu bulur. Geri kalan bütün duygular bundan çıkarlar. Ahlâkın da temeli bu içgüdüdür, bu duygudur: “İyi” kendimizi koruma ve geliştirme duygusuna uygun olan, “kötü” bu duyguya aykırı olan şeydir. Bağımsız olan, kendinden iyi ya da kötü diye bir şey yoktur. Spinoza’ya göre, vücut —beden— güçlü olursa gelişir. Ruhun gelişmesi ise düşünme bakımından yetkin olmasına bağlıdır. :Başka bir deyişle: Erdemli ruh, yetkin olan, yani açık ve seçik düşünebilen ruhtur. Açık ve seçik düşünebilme, neyin elde edil meye değer olduğunu gösteren bilgiyi sağlar. Descartes’ta olduğu gibi Spinoza’da da “etkin” olmak ile “erdemli” olmak arasında sıkı bir ilgi var: Duygulanımlara, tutkulara kendini kaptırmış bir ruh edilgindir; bulanık ve karışık bir durumdadır, sürüklenmektedir; dolayısıyla erdemsizdir. Açık ve seçik bilgiler ise ruhu etkin de, mutlu da kılarlar, özgür de yaparlar; Özgürlük, kendimizi kendimizin belirlemesi olduğuna göre, bu da etkinlik durumunda ve bunu sağlayan düşünce ile, gerçek bilgi ile gerçekleşir. Bundan dolayı insanın ahlak bakımından ödevi, tutkuları düşünce ile yenmektir. İnsanı erdemli yapan, güçlü kılan, özgür eden o gerçek bilgi de, Spinoza için, Tanrı bilgisidir. Bu bilgiye ulaşmış kimse, yalnız Tanrıya bağlanıp onu sevecek, geri kalanları gelip - geçici görünüşler sayacaktır. Tanrıyı birtakım hesaplarla, korkularla değil, körükörüne değil, bilerek, akıl ile sevmek, erdemin doruğudur. Çünkü insanın kendisini geliştirmesi bir doğa yasasıdır. Bu çeşit Tanrı sevgisinde insan tam yetkinliğine ulaşmıştır; böylece de özündeki doğa yasası en yüksek aşamasında gerçekleşmiştir. Devletin kuruluş nedenini Spinoza, Hobbes’unkine benzeyen bir yaklaşım ile açıklar: İnsanlar tek başlarına, dağınık yaşarlarken, “kendilerini koruma ve geliştirme” isteklerinin, bu temel güdülerinin tehlikelerine karşılaştığını gördüklerinden, aralarında güven ve esenliği sağlamak için anlaşarak, sözleşerek devleti kurmuşlardır. “Yapma” bir kurum olan devletin değeri, kuruluş ereğine uygun olup olmamasıyla ölçülür. Devletin görevi, bireylerin hak ve güç alanlarını, bunların birbirlerini tedirgin etmeyecekleri gibi düzenlemektedir. Bu da en iyi demokraside olur. Bu son düşüncelerinde Hobbes’un karşısında yer alan Spinoza, devlet barışı sağlamak için kurulmuştur diye insanı bir köle durumuna getirmemelidir; tersine, insanın hem bedenini hem de ruhsal yetilerini geliştirebileceği özgür bir ortam oluşturmalıdır, der. Gününde “hoşgörürlük” düşüncesi için savaşanlardan biri olan Spinoza Yeniçağ liberalizminin öncülerindendir. Leibniz’in de ahlâk öğretisi usçu. Ahlâk bakımından doğru olan ile doğru olmayanın ölçüsü, ona göre de, doğru ve yanlış bilgisidir. Tasarımları bulanık ve karışık olan monad edilgin durumdadır; içgüdülerin kölesidir, özgür değildir. Açık ve seçik bilgileri olan monad ise etkindir, onu güden istençtir; bu durumunda bu monad kendi kendisini belirliyordur, dolayısıyla özgürdür, Ahlakın ereği, ruhun olgunlaşmasıdır, aydınlanmasıdır. Bir ruh açık- seçik bilgilerle ne kadar aydınlığa kavuşmuşsa, başkalarının iyiliğini de o kadar sevgi ile benimser. Çünkü bu aydınlık ona öteki insanların tasarımlarını iyice kavratır; onlarla birlikte, “Önceden kurulmuş uyum” ilkesine göre, içinde yer almış olduğu bağlantıyı öğretir. Bu öğrenme ne kadar aydınlık ise, monadın bencilliği o kadar azalır; başkalarının iyiliğini istemesi, başkalarına sevgi duyması da o kadar çoğalır. Leibniz’in hukuk öğretisi de bu ahlâk anlayışının içinde yer alır. Hukuk yalnız insanların dış ilişkilerini düzenleyen bir kurum değildir. Hukukun kökleri ahlâktadır, ahlâksal sevgidedir. Bu sevgi yüzünden insan başkalarının mutluluğunu kendi öz mutluluğu gibi duyar; bu duygu ile başkalarının haklarına el uzatmaz, bunları -çiğnemez. Böyle bir sevgiye de yol gösteren bilgeliktir, eylemlere aklı kılavuz yapmaktır. Din felsefesinde Leibniz’in dünya görüşü en derli toplu anlatımına varmıştır. Leibniz de “akıl dini” ve “pozitif din” ayrımını yapar. Usçu Leibniz’e göre elbette akıl dini değerce yüksek olanıdır, asıl dindir. Tarihsel olan pozitif dinin dogmaları akıl dinine rasgele eklenmiş olan şeylerdir. Bu yüzden bu dinin örneğin türlü ibadet biçimleri zorunlu değildirler. Oysa akıl dininin inançları “aklın doğruları” içinde yer alırlar, zorunludurlar, karşıtlarını düşünmek çelişkiye götürür. Leibniz’e göre dinde esas olan yalnız Tanrı bilgisi ve sevgisidir. Leibniz’in Tanrısı monadların sıra düzeninin en üstünde bulunan, dolayısıyla en bilgili, en etkin, en güçlü olan, bütün. evrenin “merkezi monadı”dır, Böyle bir Tanrı anlayışı karşısında: “Bu yetkin Tanrı ile onun bir yaratısı olan şu evrendeki bozukluk, çürümüşlük, suçluluk vb. nasıl uzlaşabilir? Böylesine güçlü bir Tanrı neden bütün bunların içinde bulunmadığı yetkin bir dünya yaratmamıştır” diye sorulabilir. Nitekim daha önce Bayle bu çelişkiye dikkati çekmişti; Leibniz ona karşı, sözü geçen çelişkiyi gidermek, Tanrıyı haklı çıkarmak için yazdığı bir yapıtında, özetle, şöyle düşünür: Eksik olan tek tek monadlara değil de, Tanrının yansısı olan evrenin tümüne bakarsak, bu bütünün yetkisi olduğunu görürüz. Monadların suç ve günahla yüklü olmaları, acı çekmeleri hep eksik olmalarından, yetkin olmayışlarındadır. Bu da da aklın doğruları içinde yer alan “metafizik eksiklik” yüzündendir: Yetkin olmayış evren kavramında zorunlulukla bulunan bir öğedir. İçinde sonlu varlıkların bulunmayacağı bir dünya düşünülemez. Dolayısıyla Tanrı bir evren yaratacaktıysa, bunun sordu, eksik varlıklardan oluşması bir zorunluluktu. Öyle ise, Tanrı evreni yaratırken büsbütün özgür değildi, aklının kurallarına bağlıydı. Ama Tanrı yine de olabilecek en iyi dünyayı yaratmıştır. Kısaca: Tanrı “iyi”yi istemiştir, ama dünyanın böyle eksik ve bozuk olması mantıksal bir zorunluluktu. Tanrıda da akıl istençten daha ağır basmıştır. Felsefenin Evrimi-Macit Gökberk-Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları-1979 Batı Yeniçağ'ının başlangıcında, özellikle 17. yüzyılda büyük bilimsel sistemler veya sistemleştirmeler görülür. Bu dönemde yer alan filozofların kendileri esas olarak ya bilim adamlarıdır veya bilimsel yöntem, bilimsel buluşlar alanında meydana gelen büyük değişmeleri felsefi olarak ifade etme kaygısına sahip insanlardır. Bu büyük bilimsel sistemlere örnek olarak fizikte Galile'nin ve Newton'un, astronomide Kepler'in, biyolojide Harvey'in çalışmalarını verebiliriz. Bu dönemin bilim adamı-filozof veya bilimsel sonuçları felsefi sistemler biçiminde ifade etmek isteyen kişilerine örnek olarak da Descartes, Hobbes ve Spinoza'nın adlarını zikredebiliriz. Descartes, Hobbes ve Spinoza bir yandan matematik-dedüktif yöntemi evrensel bir dil olarak felsefenin yöntemi kılmak isterlerken, diğer yandan 17. yüzyılın mekanist fiziğini felsefeye, siyaset ve ahlaka uygulamak istemişlerdir. Sonuç olarak 17. yüzyılın sözünü ettiğimiz büyük filozofları sistem kurucu filozoflardır ve onların sistemleri de esas olarak doğa bilimleri örneğine ve doğa bilimlerinde başarılı olduğu görülen bilimsel yönteme göre düzenlenmiş, onu model almıştır. Öte yandan adı geçen bu üç büyük 17. yüzyıl filozofunun da dedüktif yöntemi savunan kişiler olmaları bizi yanıltmamalıdır. Çünkü aynı yüzyılda yaşamış olan büyük İngiliz filozofu]. Locke'un, "İnsan zihninde deneyden gelmeyen hiçbir bilgi yoktur" cümlesini düstur kabul eden kökten bir deneyciliğin temsilcisi olduğunu bildiğimiz gibi, bu yüzyılın iki büyük bilim adamı Galile ve Newton'un bilimde deneye, olgulara en fazla önem veren bir yöntemin savunucuları olduklarını da biliyoruz. Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi Düşüncenin Göçü 17. yüzyıl

More information...

Doğan Özlem ÇÖZÜMLEYİCİ(ANALİTİK) FELSEFE Yeni-olguculuğun daha sonraki bir aşamasında lingüistik çözümlemecilik ile karşılaşılır. Lingüistik çözümlemecilik akımının başında da Wittgenstein'ı görürüz. Ama bu kez karşımızda Tractatus yazarı Wittgenstein değil, Felsefi Araştırmalar (Philosophische Untersuchungen) yazarı Wittgenstein vardır. Lingüistik çözümlemecilik Viyana Çevresi'nin temel tutumunu sürdürürse de, sınırsız bir “anlam” anlayışından hareket eder. Burada, artık felsefe araştırmalarında tek ölçütün doğabilimsel bir anlam ölçütü olmadığını görürüz: Öyle ki, felsefe araştırmalarının alanı, doğabilimsel olsun ya da olmasın, mevcut ya da olanaklı tüm dilsel deyileri içine alan sonsuz bir alandır. Böylece, daha önce dışlanan metafiziksel deyiler de yeniden felsefe araştırmalarının içine alınır, ama bu kez yok-anlamlılıklarını saptamak için değil. Çünkü “anlam” ölçütü değişmiştir. Daha doğrusu, “anlam” konusunda tek ölçüte başvurulmaktan vazgeçilmiştir. Bir önermenin “anlam” artık doğabilimsel bilgi içeriğine göre saptanmaz. Çünkü, artık çeşitli “anlam bağlamları”ının, çeşitli “anlam öbekleri”nin olduğu kabul edilir. Önemli olan, herhangi bir deyinin hangi “anlam bağlam” içerisinde kullanıldığıdır. “Anlam bağlamlar” sonsuz olabileceği gibi, anlam ölçütleride sonsuzdur. Ama, “anlam bağlamları”ının sonsuz olması, yine de, insan düşüncesini doğabilimsel çîzgiden koparmayı gerektirmez. Çünkü, örneğin J. Wisdom'a göre, «bir felsefe yanıtı, temelde dilsel bir referanstır. Bu referanslarla yanıtlanan sorular, temelde, dilsel kullanımı hiç de bir (nesnel) duruma işaret etmediği halde bu durumun betimini geçerli kılan bir önermenin kullanım tarzına dayanılarak soru haline gelirler'. Yani, her ne kadar çeşitli “anlam bağlamları” varsa da, bunlar ve özellikle felsefe kuramlarıyla ilgili “anlam bağlamları”, .hiç de nesnel bir duruma işaret etmezler. Bu nedenle, tüm bu “anlam bağlamlar”na değişik anlam ölçütleriyle eğilmek gerekirse de, tüm bu “anlam bağlamları”ın nesnel bir duruma işaret edip etmedikleri de gözönünde tutulmalıdır. Wittgenstein bunu şöyle belirtir: “Felsefenin tek bir yöntemi yoktur. Tersine, çeşitli tedavi yollarının olması gibi, çeşitli yöntemler vardır”. Böylece lingüistik çözümlemecilik, dile, doğabilimsel doğruluk ölçütüne dayalı tek bir anlam ölçütü açısından değil de, dilin kullanımında ortaya çıkan çok-anlamlılık bakımından eğilmekle, dili bilgi-kuramcılığının dar bakış açısından kurtarmış olur: Böylece dil, öncelikle bir toplumsal iş görme aracı haline getirilir. Dil, toplumsal bir etkinliktir. Felsefe de, temeli toplum- sal olan bir araştırmadır. Buna göre, bir önermenin anlamı, verdiği bilgiye göre değil, içinde yer aldığı belli bir dil kesitine göre oluşan bir anlam ölçütü açısından değerlendirilmelidir. Bu bakımdan, tek bir “dil”den değil, artık “diller”den söz etmek gerekir. Çünkü, dil bir yaşam biçimidir ve yaşam biçimi sayısı kadar dil vardır. Her yaşam biçimi kendine ait bir dil oyununu gerektirir. Bir dil, toplumların gereksinimlerinden çıkan bir “bildirişme olanağı” dır. Bilgi vermek, dilin yüklendiği işlevlerden yalnızca bir tanesidir. Oysa dilin yüklendiği işlevler sonsuzdur. Bu yüzden”anlam” bilgici bir kısıtlamaya tabi tutulamaz. Dil, nesnelerin adının toplamı değil, sözcüklerle yapılan işlerin toplamıdır. Bir deyinin anlamı, iş gördüğü ortamdaki, etkin olduğu dil oyunu içindeki anlamıdır ve bu niteliğiyle de toplumsaldır. Anlam, belli bir dil oyunu içinde iş gören bir ögedir. Dil oyununu oluşturan da yaşam biçimi olduğuna göre, anlam yaşam biçimine bağlıdır. Anlam, yaşam biçimlerine göre oluşur, tek bir anlam ölçütü bu yüzden olamaz. Bu yüzden “metafizikse” önermeler de belli bir dil oyunu içinde “anlamlı” olan önermelerdirler. Ama metafiziksel önermeler “bir nesnel duruma işaret etmedikleri” için “düşsel bir dil oyunu”na aittirler. Bu nedenle lingüistik çözümlemecilik, belli bir türde felsefe yapmayı, yani metafiziği engellemeyi de içerir. Lingüistik çözümlemecilik, “düşsel bir dil oyunundan kaynaklanan ve “geleneksel felsefe”yi, felsefe tarihini doldurmuş olan “felsefe sorunları”nı ortadan kaldırmak ister. Bu, Wittgenstein'ın şu sözlerinde en açık anlatımı bulur: Ulaşmaya çalıştığımız açıklık, tam bir açıklıktır. Ama bu sadece şu demektir: Felsefe sorunları tümüyle ortadan kaldırılmalıdır. Beni etkin kılan özel keşif, isteğime göre felsefe yapmayı ortadan kaldırmaktır. Bu keşif felsefeyi yatıştırır. Öyle ki. böylece felsefe sorular tarafından kamçılanmaz, kendisi bizzat bir soruya konu yapılır Bilgi ve Bilimde Olguculuk – Tarihselcilik Tartışması Üzerine başlıklı yazıdan alınmıştır- Doğan Özlem -1982> G.Ryle John L. Austin J.Roger Searle B.Russel G.E.Moore

More information...

Düşüncenin hangi yöntemlerle ve yollarla aktarıldığının (engellendiğinin) resmini oluşturmaya gayret ettiğimiz bu derlemede konuya girmeden bir hatırlatma yapmalıyım. Metin, tablolarda yer alan notlar ve şematik düzen içinde değerlendirildiğinde, anlaşılırlık sağlayacaktır. Onun için metne eşlik eden tabloların gözden geçirilmesi ve üzerlerinde düşünülmesini öneriyorum. 17. Yüzyıl’da bilim, teknik ve siyasal, sosyal alandaki gelişmeler, düşüncenin sürekliliğinde önemli yön değişimlerine yol açan sonuçlar doğurdu. Gözlem araçlarının gelişmesi, deneye başvurulmaya başlanması, antik dönemden gelen ve kilise tarafından kendi öğretisi için uyumlu hale getirilen bilgi birikimine kuşku yarattı. Matematik yöntemlerin, yeni evren tasarımı için uygun bir dil olarak gelişmesi de bu dönemde gerçekleşti. İngiltere’de gerçekleşen devrim, siyaset felsefesi için yeni düşüncelerin öne sürülmesine yol açtı. Aristocu dünya merkezli dar evren tasarımı, matematik yasalarca açıklanan evren işleyişi karşısında yanlışlanınca devrimsel nitelikte değişim başlamış oldu. 17. yüzyılda düşüncenin gelenekten kopmaya başladığını söyleyebiliriz. Aristoteles, Platon’un yanısıra Kuşkucu, Epikürosçu ve Stoacı görüşler yine gündemdedir, ancak “yöntem” de farklılaşma söz konusudur. Kilisenin kontrolü dışındaki eğitim kurumları güçlenmektedir. Merkezi yönetimlerin güçlenmeleri ölçüsünde, güçlü yöneticilerin himayesinde ve onların iktidarının bir bileşeni olarak yeni kurumlar ortaya çıkmaktadır. (Kraliyet dernek ve akademileri) Teknikte ilerlemeler, gözlem araçlarının gelişmesi, evrene bakışta yeni görüşlerin ortaya çıkmasına bu da yerleşik ve geleneksel görüşlerin sorgulanmasına yol açmaktadır. Hollandalı zanaatçıların buluşu olan gök dürbünü, Galilei tarafından geliştirilmeseydi, gözleme dayanan buluşlar da gerçekleşmeyecekti. Bu doğa felsefesi açısından önemli olduğu kadar bilginin elde edilme yöntemini de sorgulayan bir gelişmeydi. Önceki dönemlerle bağlantılı olarak bilimsel gelişmelere bir göz atalım. “Evrenin sonsuzluğuyla ilgili bu yeni düşünce, 16. yüzyıl sonunda Giordano Bruno tarafından yeniden ele alınmış, ancak dünyanın küreselliği ilkesine bağlı kalan Kopernik'in (Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine, 1543) ve buna karşı matematik argümanları çıkaran Kepler'in de ilgisini çekmemiştir. Ama bu dünyanın sadece boyutlarını değil, yapısını da kesin biçimde değiştirmek için, göksel olguların yeni bir Kopernikçi açıklaması yeterli olacaktır: Olgulara uygulanan her matematik neden, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünün ve tersinin söz konusu olmadığının düşünülmesine yol açıyorsa, doğuş ve yok oluş yeri, yani ayüstü dünya ile yok olmama yeri, yani göksel dünya arasındaki eski ayrım sona ermiştir. Ve gözlem ve hesaba dayalı dünyanın hareketi varsayımı hem Kutsal Kitap'tan hem de duyulur görünüşten ve onu açıklamaya çalışan felsefeden (Aristotelesçi) ayrılır, Antik modellerden belli belirsiz ayrılan bilimsel düşünce, böylelikle yepyeni bir özerklik içinde ortaya çıkar ve içinde muazzam yansımalar barındırır.” Modern Dünyanın Yaratılması Kültürün denetiminin kiliseden devlet ve daha özerk girişimlerin eline geçtiği bir dönem yaşanıyordu. "Paris ayrıca bir bilginlik enformasyon merkeziydi de; Kraliyet Kütüphanesi, Kraliyet Bahçesi, Bilimler Akademisi, Gözlemevi ve Yazıtlar ( Inscriptions) Akademisi gibi resmi kurumlarda bilgiler toplanıyor ve tartışılıyordu. Aynı zamanda, resmi olmayan dernek ya da akademilerin de merkeziydi. Hümanist bilim adamları Dupuy kardeşlerin rue des Poitevins'deki [ Poitevins Sokağı] evinde buluşurlardı. 1617'de Dupuy'lara miras kalan bu ev, tarihçi Jacques-Auguste de Thou'nun ünlü kütüphanesiydi. Aralarında Descartes, Pascal ve Gassendi 'nin de bulunduğu doğa felsefecileri, Place Royale (şimdi Place des Vosges) yakınlarındaki Marin Mersenne Manastırı'nda toplanıyorlardı. Kraliyet Derneği enformasyon alışverişi bakımından önemli bir mekândı, ama rakipleri de vardı. 16 .yüzyıl sonlarından itibaren, Bishopsgate Street'teki Gresham Koleji'nde doğa felsefesi ve başka konular hakkında kamuya açık dersler veriliyordu. Warwick Lane'deki Hekimler Koleji'nde de dersler verilmekteydi; 1657'de bir hekim burayı gerçek bir (Baconcı! ) Süleyman'ın Evi diye nitelemişti . Londra'da resmen bir üniversite yoktu; ama bazen üçüncü üniversite diye tanımlanan, hukukçuların eğitim okulu niteliğindeki Inns of Court (lonca hanları) oradaydı. Londra'ya Avrupa'nın başka yerlerinden gelen göçmenler, beraberlerinde bilgilerini de getiriyor ve böylelikle şehirde zaten var olan bilgiyi çoğaltıyorlardı." Burke Bir kütüphaneler şehri olarak Paris, daha önce değilse bile, 17. yüzyıl sonlarında Roma'yı bile geçmişti. Paris'teki kaynaklar arasında, 1500 dolaylarında kataloglanmış ve 17.yüzyılda resmen kamuya açılmış olan, 12 . yüzyıl Saint-Victor Kütüphanesi; üniversite kütüphanesi; Clermont Cizvit Koleji'nin kütüphanesi; Kardinal Mazarin 'in onun ölümünden sonra halka açılan kütüphanesi; 1560'larda Blois'dan Paris'e taşınan ve 17. ve 18 . yüzyıllarda halka gitgide daha çok açılan krallık kütüphanesi bulunmaktaydı. 1692 tarihli bir Paris kılavuzu, üç halk kütüphanesinin (Mazarine, SaintVictor ve Kraliyet Bahçesi'ndeki) yanı sıra, okuyucuların "özel izin"le alındıkları en az otuz iki kütüphaneyi sıralamaktadır. Merkezi Avrupa, üniversiteler bakımından görece iyiydi. Geçmişi 14. ve 15 . yüzyıllara kadar giden ve Prag, Krakow, Viyana, Leipzig ve Pozsony (şimdi Bratislava) üniversitelerinden oluşan bir şebekeleri vardı. İmparator II. Rudolf'un l576'dan 1612'ye kadar süren hükümranlık döneminde Prag'taki sarayı, gökbilimciler Tycho Brahe ile Johann Kepler'i, simyagerler Michael Maier ile Michael Sendivogius'u ve Macar Johannes Sambucus gibi hümanistleri ağırlamış bir düşünsel merkezdi. Uzun dönemde daha önem kazanan, Viyana oldu. Burada hem bir üniversite hem de (kütüphaneci Peter Lambeck'in 1660'larda ayrıntılı bir biçimde betimlediği üzere daha 1600 yılında 10.000 kadar cildi olan ve 1680 yılına gelindiğinde kitap sayısı 80.000'e çıkan, 18. yüzyıl başlarında da muhteşem bir biçimde yeniden inşa edilerek kısa süre içinde halka açılan) imparatorluk kütüphanesi, HoF bibliothek vardı. "Akademik nitelikteki bilgi, bir iki ayda bir çıkan bilginlik dergileriyle yayılmaktaydı . Bu yayın türü, 1660'larda Paris'in Journal des Savants ve Londra Kraliyet Derneği'nin Philosophical Transactions'ıyla(1665) başladı. 17. yüzyıl sonlarında Amsterdam, hem Henri Desbordes'in çıkardığı Nouvelles de la Republique de Lettres'in, hem de Jean Leclerc'in başyazarlığını yaptığı rakibi Bibliotheque Universelle et Historique'in yayım yeriydi. Desbordes'in dergisinin adı özellikle iyi seçilmişti. Süreli yayın yapmanın amacı, ölen ünlü bilginler için anma yazıları ve ilk kez başlayan kitap eleştirileri de dahil olmak üzere tam da "Yazın Cumhuriyeti"nden, haberler vermekti. Bilginlik dergilerinin de para kazanabildiği, Journal des Savants'ın Amsterdam'da ve " Köln"de korsanlanması ve bu formülün Roma'da, Venedik'te, Leipzig'te ve başka yerlerde taklit edilmesi olgusundan anlaşılmaktadır." Burke Görüldüğü gibi düşüncenin üretilmesi, çoğaltılması ve yayılması bağlamında çoklu bir yapı oluşmuş ve giderek yaygınlaşmıştı. Günümüzde de farklı yöntemlerle uygulanan "sansür" olgusu 17. yy. da da geçerliydi. İnançlıların okumaması gereken kitaplar konusunda en etkili engelleyici Katolik kilisesinin "Yasak Kitaplar" listesiydi. Her yıl güncellenen bu liste reformcu yapıtlar dahil bir çok felsefe yayınını da kapsıyordu. Protestan sansürü de 1520 'lerde Strasbourg, Zürih, Saksonya'da başlamıştı. Kraliçe Elizabeth, basım denetimini sağlayabilmek için, basımcılık yerlerini Londra, Oxford, Cambridge ile sınırlamıştı. Bu sınırlamalar 17.yy. ortalarına kadar devam etti. XIV.Louis'nin rejimi de düşüncenin özgürlüğüne bir çok engel koymuştu. Paris basımcılığı giderek daha sınırlı hale gelmişti. Örneğin, 1500 de 181 olan basımevi sayısı 1701 yılına gelindiğinde 51'e inmişti. Kısaca değindiğimiz bu ortam bir çok düşünürün kitaplarını basmak için niçin Hollanda'yı tercih ettiğini de açıklamaktadır. Kalvenci Hollanda'nın da sınırsız özgürlük ortamı olmadığını biliyoruz. Bayle'nin Rotterdam'daki Protestan Akademi'de kovulduğunu, Grotius'un görüşleri nedeniyle Fransa'ya kaçmak zorunda kaldığını da belirtelim. Düşüncelerin özgürce üretilmesinde engel olan, ön sansür diyebileceğimiz korku ikliminin de etkisi vardı. Katolik öğretiye ters düşmemek için ayrı bir özen gösteriliyordu. Aynı baskıcı ortam Kalvenci ve kimi Protestan coğrafyalarda da geçerliydi. Descartes Fransa ve Hollanda'da her iki çevreyle de tartışmalara girmiş, sorun yaşamamak için düşüncelerini gizlemek ya da farklı yöntemlerle açıklamak zorunda kalmıştı. Entelektüel altyapı ve iletişim ortamının genel görünüşünü verdikten sonra, düşünürlere ve düşüncelerin hareketine geçebiliriz. 17. yüzylın büyük düşünürleri skolastik eğitimin temel alındığı üniversitelerde eğitilmişlerdir. Aristoteles'in yapıtları yine müfredatın vazgeçilmezidir. Ancak sorgulama başlamıştır. Bacon, eski otoritelerin "tarih" olarak okunması gerektiğini düşünüyordu. Bir çok düşüncesi onaylanmasa da " Yine de, Bacon, birçok yenilikçi entelektüelin ruh halinin güçlü bir sözcüsü olmuştur. Cambridge ve Londra'da Gray's Inn'de eğitim gören Bacon, güncel hümanist akademisyenliği tanıyor ve onun Aristoteles mantığı ve Roma hukukuna meydan okuyuşundan haz alıyordu. 16. yüzyılın ikinci yarısında yetiştiğinden, Bodin ve diğerlerinin düşünerek bulduklarını o çocukluğundan beri biliyordu: Modernler, teknoloji ve felsefenin en hayati alanlarında eskileri yaya bırakmışlardı. Ayrıca, yaşadığı bilimsel keşifler dönemi -ki hepsini beğendiği söylenemez- eskilerin bilimsel otoritesini onarılmaz şekilde yerle bir etmişti." Yeni Dünyalar, Eski Metinler, Anthony Grafton, Kitap Yay. "Descartes (Latince adı Renatus Cartesius) 17.yüzyıl başlarında bu ortamda çalışmaya başladı. “Okullardaki ve üniversitelerdeki felsefe eğitimi üstündeki egemenliğini sürdüren Aristoteles'in otoritesi de büyük ölçüde sarsılmış ve çok sayıda düşünür tarafından reddedilmiştir. Ama o dönemde skolastik sistemle rekabet edebilecek hiçbir yeni felsefe sistemi ortaya çıkmamış, hatta tasarlanmamıştır. Birkaç istisna (Ramus, Bacon) dışında, dönemin Antiaristotelesçiliği, 16. yüzyıl yayıncılık etkinliklerinin desteğiyle, Antik düşüncenin öteki akımlarının canlanmasına bağlı kalmıştır. Bu anti-Aristotelesçilik, İtalya'da Platoncu özellikler, İspanya'da ve özellikle Fransa'da Montaigne ve Charron çizgisinde septik ya da Pyrrhoncu özellikler kazanmıştır. Bu dönem, "bilge dinsizler"in dinin gerçeklerinin her türlü rasyonel olumlanma olasılıklarını sorguladıkları bir dönemdir; buna karşılık Piskoposluk Kurulu Üyesi Gassendi ( 1592- 1655), Epikuros sistemini saygınlığına kavuşturmak için çaba harcamıştır.” Modern Dünyanın Yaratılması, Descartes’ın zihin beden dualizmi, mekândaki cisimlere ilişkin bilimsel açıklamayla, tam olarak ‘zihinsel’ amaç ve irade kategorileri haline gelen şey arasında bir yarık açmaya yarar. Mekânda yer kaplayan madde olarak katışıksız bir biçimde mekanik olan bir maddi dünya modeli, özünde cisimleşmemiş ve maddesiz bir şey olarak bir zihin resmiyle bir araya getirilir. Tanrıya her ne kadar dış dünyaya ilişkin tecrübemizin doğruluğunun nihai garantörü olarak müracaat edilse de, o dünyadaki olaylara ilişkin açıklamada önemli hiçbir rol oynamaz. Doğadaki her olayın yeter sebebi, doğanın kendisinde bulunabilir. West "O'nun Saint Thomas, Suarez gibi skolastik selefleri, La Fleche kolejinde tanımış olduğu el kitapları, Okul'un sözcüklerini Fransızcada serbest olarak kullanışına varıncaya kadar, sorunlarıyla ve özellikle temel kavramlarıyla mevcuttular ve kendilerini duyurmaktaydılar. O, her ne kadar teologlara karşı doğal ve yalnızca insana özgü akla dayanarak felsefe yapma hakkını bir meslek olarak savunursa da, metafizik geleneği ya da katolik rönesansını gizlice yadsımak için değil, ama, yeni, tanrıcı (theiste) bir felsefeyi bütün kesinliğiyle yeniden kurarak, tanrısal aşkınlığın o sarp ölçülemezliğini yeniden canlandırarak, dinsizlerin hafifliğine ve doğalcı (naturaliste) kolaylıklara karşı Tanrı'nın tarafını tuttu.Öznellik alanını açmış olan Cogito filozofu, bugün aynı derecede, Ortaçağ'ın teolojik düşüncelerinin mirasçısı olarak gözükmektedir." Jean- Marie Beyssade, Cogito 10.Sayı "Hobbes, Leviathan'da ( 1651 ) siyaset bilimini güçlü temellere oturtmak istemiştir. Bu İngiliz filozof, bireylerin doğasından hareket etmiş, insanın doğal olarak sosyal olduğunu varsayan geleneksel düşünceyi (Helen kökenli) reddetmiş, insanların bir devlet içinde örgütlenmeden önceki doğal durumlarının savaş olduğunu göstermiştir. İnsanları barış yapmaya ve birliği ön plana çıkarmaya götüren, aklın yasasıdır. Devletin siyasal gücü, hayvanı insana dönüştürür ve sonuçta ilk barbarlık durumuna egemen olunur, sosyal dinamik sağlanır. Locke'un siyaset teorisi de aynı derecede temeldir. Doğal durum, karakteri doğal hukuk olan bir barış durumuysa, başkasının özgürlüğüne zarar vermeyi yasaklasa da bir güvensizlik halini sürdürür. İnsanlar sosyal bir anlaşma temeli üstünde bir komünote oluştururlar. Bu anlaşma bireysel özgürlüklere ve mülkiyete saygıyı yok etmemelidir. Siyasal liberalizmin kurucusu Locke, güçler ayrılığı ilkesini savunmuştur. Genel olarak, 17 yüzyılda hukuk sekülerleşmiş ve ilahi düzenden ayrılmıştır. Siyasal kavramların sekülerleşmesi bu dönemin önemli verilerinden biridir." Modern Dünyanın Yaratılması, Jaqueline Russ "Bu en yenilikçi düşünürler bile eskinin yazarlarını gayet iyi tanırlardı. Hobbes'un insanoğlu ile ilgili görüşü, Yunanca'dan çevirdiği Thukydides tarihine çok şey borçluydu. Locke'un ilk devletlerdeki yaşantıya dair iyimser görüşleri ise, alıntı yaptığı Ovidius'a ve ayrıca kitaplarını alıp incelediği modern etnograflara dayanıyordu."Yeni Dünyalar, Eski Metinler" İngiltere'de XVII. yüzyıl ortalarında Cambridge'de usa dayanılarak kurulmuş yeni bir dinsel bakış altında, modern bilimin metafizik temellerine ilişkin bir Platonculuk anlayışının geliştiğini de not edelim. Malebranche bir yandan Descartes'ın düşüncelerini geliştirip insanın anlama yetisinin ötesinde olan sonsuzun varlığının ve erişilmezliğinin altını çizerken, diğer taraftan Spinoza, sonsuzun aşkınlığını ve akılcılığını ortaya koyarak bu tema üzerine özgün bir öğreti geliştirir. “Dekartçılık her yana yayıldı. 1657'de, Descartes'ın öğreti­si, Hollanda Üniversitelerinde kürsülerde açıkça öğretiliyordu. 1657-1666 yılları arasında, Latince asılları, Fransızca çevirileriyle, özellikle mektupları da katılarak, Fransa'da yayınlandı. Böyle­ce, Dekartçılık, her ülkede ve her okumuş-yazmış çevrede ilerle­yebildi. Fransa'da büyük soylular, büyük burjuvalar, serbest meslek sahipleri, büyük din tarikatları, buyur ettiler ona. Ger­çek Dekartçı akademiler kuruldu; kimi şato ve prens malikânele­rinde, Paris'in en güzel konaklarında, her hafta Dekartçı bilim­sel konferanslar verilmeye başlandı. Markiz de Sade, Madame de Sevigne, kızı Madame de Grignan, Madame de La Fayette, La Rochefoucauld, Arnault Dekartçıdırlar; Oratoryenlerde, Benediktenlerde, Augustenlerde Dekartçılık öğretilir oldu. İngilte­re'ye de geçti Dekartçılık ve Cambridge ile Oxford Üniversitele­rini ele geçirdi; Cenevre'ye de girdi, İtalya'da ve Almanya'da bir çok kültür adamını fethetti. 1686'da, Fontenelle, Dünyaların Çokluğu Üstüne Konuşmalara yayınladığında, doruk noktasına varmıştı öğreti. Bununla beraber, Kilise hep karşı çıktı Descartes'a. Descar­tes, dini kurtarmak istemişti; oysa kurduğu sistem, din için tehli­keli oluyordu. Maddeyi uzama indirgiyordu. Öyle olunca da, Kuddas töreninde ekmekle şarabın İsa'nın etiyle kanına dönüş­mesi (transsubtantiation) nasıl anlaşılacaktı? Ekmek, uzamın bir parçası olarak bir yer tutmayı sürdürürken, yine uzamın bir parçası olarak İsa'nın eti, ekmekte olabilir miydi? Tözler öğreti­sine göre anlaşılabilir olan bir şey, Descartes'in uzama dayanan öğretisinde mutlak olarak anlaşılmaz hale geliyordu. Descar­tes'ın Tanrısı, soğuk suratlı bir geometrici, sert bir mekanikçi idi; bu sistemde İsaac'ın, İbrahim'in ve Yakub'un canlı Tanrısı tanınmaz durumdaydı. Descartes, nedentanrıcılığa (deizm) götürüyordu ki, hemen hemen tanrıtanımazlık "kadar zıttı Hıristi­yanlığa.” Tanilli Belçikalı Arnold Geulincx ( 1625- 1669) ve Alman Clauberg'in (1622-1 665) yapıtları, bu kartezyen hareket dönemine denk düşer. Yine bu bağlamda, Fransa'da da Arnold ve Nicole'un La Logique ou l'art de penser (1662) adlı yapıtı dışında, Geraud de Cordemoy'nın (1626- 1684) ve ayrılıkçı Benedikten Robert Desgabets'nin (1610) yapıtlarından ve sonraki dönemde Systeme de philosophie ( 1690) adlı bir yapıt kaleme alacak olan Sylvain Regis'nin konferanslanndan söz edilebilir. Oysa bu hareket sadece üniversitelerde ya da okullarda geleneksel öğretime bağlı kalanları endişelendirecek bir hareket değildi. Protestan ülkelerde de Katolik ülkelerde de özgür düşüncenin gelişmesine karşı ve de Hıristiyan öğretisinin Janseniusçuluk gibi en uzlaşmaz biçimlerine karşı kendi bağnaz tavırlarını korumak isteyen dinsel otoritelerin genel bir tepkisiyle karşılaşıyordu. Katolik ülkelerde kartezyencilik kuşkuyla yaklaşma, eucharistia sorunu üstünde yoğunlaşrnıştır: Saf res extensa olarak bedensel tözle ilgili kartezyen anlayış, ekmek görünümünü koruyan ekmeğin gerçekten İsa’nın bedeni olabilmesini (Trente Konsili'nin onayladığı dogmaya uygun olarak) açıklayamıyordu. l662'de Brüksel Papalık Büyükelçiliği, Louvain Sanatlar Fakültesi'nde öğretilen kartezyen öğretinin Katolik inancıyla bağdaşmadığını ilan etti. 20 Kasım l663'te Roma'da Descartes'ın yapıtları donec corrigantur ("düzeltilinceye kadar") kaydıyla tehlikeli bulundu ve yasaklandı. Fransa'da kraliyet yönetimi şu kararları uyguladı: 25 Haziran l667'de Descartes'ın cenazesinin Paris'e getirilmesi sırasında sarayın ölüyle ilgili söylevleri yasaklaması ve 4 Ağustos l67l'de (bazı yeni polemiklerden sonra) "kralın sözlü bir emri"yle Paris Üniversitesi'nde "yönetmeliklerle uygun görülenler ve üniversite statüsünün dışında kalan hiçbir öğreti"nin okutulmaması. Spinoza, Descartes'in ilk ilkelerle oluşturulan evrenin kesinlikle matematiksel ve mantıksal anlayışını ve Hobbes'un toplumsal sözleşme kavramını paylaşıyordu. Tanrıyı ve doğayı birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak gören bir panteistti. "Spinoza, XV. yüzyıl ve Rönesans'la başlayan büyük düşünce hareketini doruk noktasına taşır: Sonsuzu akılcı hale getiren Spinoza, Giordano Bruno'nun öğretisine nihai şeklini verir. Spinoza, Etika adlı eserinde şunları yazar: "Tanrı dediğimde bundan mutlak sonsuz bir varlığı, yani her biri ebedi ve sonsuz bir özü ifade eden sonsuz sayıdaki sıfatlardan oluşan bir tözü anlıyorum. " Böylelikle Spinoza, Etika’nın birinci bölümünün başından itibaren (Tanım VI), Doğa'nın bütününden başka bir şey olmayan ve dünyayla iç içe geçen bir Tanrı tanımı yapar. Bu bir töz, mükemmel bir varlık, sınırları olmayan ve dolayısıyla sonsuz olan bir gerçekliktir. Bu bağlamda, tamamıyla bilinebilir olan ve kendisine atfedilen anlaşılmaz niteliklerden arınan sonsuzluk düşüncesi Spinoza'da tamamıyla akılcı bir nitelik kazanır. Filozof, hakkında doğru bilgi sahibi olduğu tek ve sonsuz Doğa'dan başka bir şey olmayan Tanrı'nın ve kendisinin bilincinde değil midir? Burada Spinoza moderniteyle ve özellikle Giordano Bruno'yla başlayan, evrene sonsuzluk atfeden ve sonsuzluk düşüncesini bilginin temeli olarak gören sürecin tamamlayıcısı olur. Campo de Fiori'de yakılarak idam edilen büyük düşünürle birlikte (Bruno) artık evrenin ne bir sonu ne de sınırları vardır: Sonsuz sayıda dünyalar söz konusudur artık. Sonsuzluğu akla uygun bir kavram olarak gören Spinoza, modemitenin doğuşunda yer alan tinsel hareketi nihai noktasına ulaştırır." Avrupa Düşüncesinin Serüveni. J.Russ Burada Spinoza özelinde, 17.yy. Avrupa'sında düşüncenin yayılması ve özgürlüğü önündeki engellere biraz daha yer açalım. Her şeyden önce, Spinoza'nın yaşadığı Hollanda (Birleşik Eyaletler) liberal düşüncenin ve çoklu kültürel yaşamanın kabul gördüğü bir Avrupa ülkesiydi. Yine de bu dönemde monarşik eğilimli Oranges ailesi ile, cumhuriyetçi Regent partisi arasındaki çekişme ve gerilim politik ortama hakimdi. Doğal olarak Spinoza liberal cumhuriyetçi çevrelerin içinde yer alıyordu. Birleşik Eyaletler'in resmi dini Kalvencilik'di. Tutucu kesimler, liberal ve özgürlükçü politikalara karşı tutum içindeydi. Spinoza'nın Teolojik-Politik İnceleme'si bu yüzden yazar adı belirtilmeden, sahte basımyeri ve basımcı ismi ile yayınlandı. Derhal tepki gördü. Geniş çevrelere yayılmaması için Latince kaleme alınmıştı. Utrecht Eyaleti'nde kitap toplatıldı. Kitabın Hollanda diline çevrilmesi, Spinoza'nın ricası ile durduruldu. Liberal Jan de Witt'in öldürülmesinin ardından 1674 yılında Teolojik Politik İnceleme'nin basımı, çoğaltılması, ve satılması yasaklanır. Bu olanlardan dolayı, Spinoza 1675 yılında tamamladığı Ethica'yı yayınlatmaktan vazgeçer, yapıt ölümünü izleyen 1678 yılında yayınlanır. Düşüncenin o dönemdeki yayılma hızı bağlamında Teolojik Politik İnceleme'ye gösterilen tepkiler örnektir. Yayınlandığı yıl, Leibniz'in hocası olan Jacob Thomasius, metnin teoloji ile ilgili bölümünde Herbert von Cherbury, son 5 bölümde ise Hobbes'un etkili olduğunu öne sürer. P.Bayle'nin "erdemli tanrıtanımaz" belirlemesi 18.yy. Spinoza resmini etkiler. O dönemde "Spinoza" cı olarak nitelenmek olumsuz karşılanır. Parçalanmış Almanya coğrafyasından bir düşünüre de yer vermemiz gerekiyor. İlgi alanlarının çeşitliliği, ansiklopedik yaklaşımı, döneminin düşünce insanlarıyla kurduğu ilişkiler ve özgün düşünceleriyle Leibniz yüzyılın ikinci yarısında çok önemli bir figürdür. Bir çok kişinin üye olma gayretinde olduğu önemli kurumlara birikimi sonucu kabul edildi. 1673 yılında Kraliyet Cemiyeti üyeliğine seçildi, 1700 yılında Paris Kraliyet Bilimler Akademisi yabancı üyesi oldu ve nihayet, 1700 yılında Berlin Bilimler Akademisi kurucu başkanı olarak seçildi. Onun mektuplar yoluyla kurduğu iletişim ağının detayını göstermek haddimi aşmak olur. Yazışmaları 17.yy.ın en kapsamlı bilimsel yazışmaları olarak kabul edilmektedir.( 1100 kişiyle 17 000 mektup) Düşüncenin kültürlerarası ve sınır aşan göçünün koordinatlarını belirlemek için tek başına Leibniz'in yaptığına bakmak yeterince aydınlatıcı olacaktır. Matematiğe kalıcı katkılar yaptı. Mantık konusundaki yenilikleri ve metafizik çıkarımları da ardıllarının ilgi konusu oldu. Doğa bilimlerindeki çalışmaları ise dönemin diğer düşünürlerinin de başına geldiği gibi, bilimlerin giderek uzmanlık alanlarına bölünmesi ve gelişmesi sonucu elde edilen buluşlar sonucu yeni elde edilen bilgiler nedeniyle kalıcı izler bırakmadı. İnsanlığın uyumu bağlamında evrensel bir dil tasarlamak, hesap makinaları geliştirmek, eğrilerin alanını hesaplamak kapsamında diferansiyel ve integral hesap icat etmeye yönelik çabalar onun farklı uğraş alanlarından bazılarıydı. Leibniz bir ütopya peşindeydi, " bin yıllık insan düşüncesinin kazınıp ortaya çıkarılması gerekse sürgit zihinsel alışveriş ve konuşma yoluyla keşfedilecek hakikatin evrenselliğine ve bilginin birliğine derinden inanmıştı". M.Antonozza Burada “düşüncenin göçü” başlığıyla bağlantılı, ülkelerini terketmek zorunda kalan Fransız Protestanlarına da yer açmamız gerekiyor. “Fransız Protestanlarının oynadıkları bir aracı rol vardır ki, pek büyüktür. En önemli sığınma ülkesi de Hollanda'dır. Ulusların gelip buluştukları bir yol ağzı olan Birleşik Eyalet­ler'de, her ülkeden insana rastlanmaktadır: İngilizler, İskoçyalılar, Danimarkalılar, İsveçliler, Polonyalılar, Macarlar, Alman­lar, oraya gitmekte, Leyde'de, Groningne'de, Utrecht'te öğre­nimde bulunmaktadırlar. Fransız Protestanlarının gelişiyle de, Avrupa'nın büyük gazeteleri kurulup yayınlanmaya başlar: Pier­re Bayle’nin Bilgi Cumhuriyeti Haberleri (1683 Martı), Jean le Clerc'in Evrensel ve Tarihsel Kitaplığı (1686 Ocağı), Basnage de Beauval'ın Bilginlerin Eserlerinin Tarihi (1687 Eylülü) ilk hatıra gelenler. Bu yayınlar, İngiliz devrimini hazırlayan, Hollanda'ya sığınmış İngilizleri de etkiler. Jean le Clerc, Basnage, du Bose, Jurieu, İngiliz Devrimine gerekçe olacak dinsel ve siyasal düşün­celerinin olgunlaşmasında Locke'a yardımcı olurlar; bu düşünce­ler, evrensel bir etki yaratacaktır sonraları. Devrimden sonra da, İngiltere'ye sığınmış Fransız Protestanları, İngiliz eserlerini çevirdiler; aydınlık, düzen, incelik, ağırbaşlılık eklediler onlara ve, bu eserler, bütün Avrupa'ya yayıldı böylece. Bu Fransızlar­dan Pierre Coste, Londra Krallık Derneği'nin üyesi oldu üstelik; La Bruyère'i, La Fontaine'i, Montaigne'! İngilizceye çevirtip ya­yınladı; ayrıca Locke'un Felsefî Deneme'sini (1700), Newton'un Optik Üstüne Deneme'sini (1704), Shaftesbury’nin Alay Üstüne Deneme'sini çevirdi. Böylece, Fransız Protestanlarının oluştur­dukları bir büyük Cumhuriyet sayesinde, düşünceler alınıp verili­yor, birbirleriyle karşılaşıp karışıyor, giderek gelişip zenginleşiyordu.” Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, XVI. Ve XVII. Yüzyıllar, Server Tanilli,Cem Yayınevi Yüzyıl sonuna doğru, kartezyen felsefenin prestiji açık seçik bir biçimde gerilemiştir. Fakat bu gerilemenin nedeni sansür ya da -Fransa'da- aklın etkinliklerine pek de uygun olmayan düşünce ortamı değil, daha çok, zayıf noktaları yöntemli bir biçimde tespit eden eleştirel düşüncedir. Modern Dünyanın Yaratılması Görüldüğü gibi düşünce, 17.yüzyılda bilim ve düşünce insanlarının etkileşiminin de etkisiyle her alanda “yeni” bir bakış üretmiş, buna karşın yerleşik düşünce egemen güçlerin korumasını gerektirmiştir. Değişen bir şey yoktur, bir yanda sansürün kullanıldığı çaresiz çabalar, diğer yanda ise suyun yolunu bularak akmasıdır. "Bir çok Avrupa devletinde, kiliseyi ve hükümeti fazlaca eleştiren dergiler ve kitaplar genellikle sansür ediliyor veya yasaklanıyordu, ama bu çabalar fikirlerin yayılmasını engellemek konusunda fazla etkili olmuyordu. Bir çok dildeki felsefi ve siyasi eser, hoşgörülü Amsterdam'da veya İsviçre'de yayımlanıp aç okuyucuların okuması için ülkeye kaçak olarak sokuluyor, siyasileri veya dini otoriteleri eleştiren veya taşlayan eserler ise doğru kitapçıya fısıldanan bir çift sözle kolayca elde edilebiliyordu." Merry. E. Wiesner-Hanks Bu süreçte yeniler ve eskiler çatışması ortaya çıkar. “1687'yılından itibaren, birbirine tamamen karşıt değer ve düşüncelerin öne çıktığı şu meşhur Eskilerle Yenilerin Kavgasının temel anlamı burada yatar. İnsanlığı daima yeni şeyler öğrenen tek bir insan olarak gören "Yeniler" Pascal'ın bakış açısını benimserler. Hiçlik Üzerine Denemede Pascal şöyle diyordu : "Eskiler dediklerimiz her türlü konuda henüz yeniydiler ve insanlığın çocukluğunu oluşturuyorlardı; ve bizler onların bilgisine yüzyılların deneyimini eklediğimizden, eski insanlarda görüp saygı duyduğumuz Antikiteyi kendi içimizde bulabiliriz." 1687'de Yenilerin (Modernler) kavgası ilan edilir: Charles Perrault bir şiir üzerine değerlendirmeler yaparken, Yenilerin Eskilerden daha bilge olduklarına vurgu yapar. 1688'den 1692'ye kadar, bilimin halk diliyle anlatıldığı bir eser olan Dünyaların Çokluğu Üzerine Konuşmanın (1686) ünlü yazarı Fontenelle Eskiler ve Yeniler Üzerine adlı oldukça anlamlı bir yazıya imza atar: Olgunluğa erişen insanlık sürekli olarak ilerlemektedir, zira bilim ileriye doğru uzanan sınırsız bir yol açmaktadır. Böylelikle "bilim-ilerleme" ve "bilim-mutluluk" temalarına dair övgüler dizilmeye başlar. J.Russ “Değişken ve hareketli bir yüzyıl olan XVll. yüzyıl açıklık, kesinlik ve ölçülülüğün hakim olduğu klasik ideali zirveye taşır; fakat aynı zamanda Aufklärung düşüncesinin doğuşuna kaynaklık eden krizler ve çelişkilerle sonuçlanır. Düşünce dünyasının derinden yenilenmesiyle birlikte, kısa zamanda Aydınlanma çağı başlayacaktır.” J.Russ B.Berksan Kaynaklar: Avrupa Düşüncesinin Serüveni, Jaqueline Russ, Doğu Batı Yayınları Batı Felsefesi Tarihi (Yeni Çağ), Bertrand Russell, Bilgi Yayınevi Bilginin Toplumsal Tarihi, Peter Burke, Tarih Vakfı Yurt yayınları Descartes, Desmond De Clarke, İş Bankası Kültür Yayınları Descartes'ın Yaşamı ve Felsefesinin Gelişmesi, Geneviev Rodis-Lewis, Cogito Sayı 10, "Cogito Öyleyse Descartes " içinde John Locke, Roger Woolhouse, İş Bankası Kültür Yayınları Kimlik Bedenin Hapishanesidir, (17. Yüzyıldan Günümüze Bir İfade Özgürlüğü Çağrısı, Reyda Ergün) Leibniz, Maria Rosa Antonozza, İş Bankası Kültür Yayınları Spinoza, Bir Yaşam, Steven Nadler, İletişim Yayınları Thomas Hobbes, A.P.Martinich, İş Bankası Kültür Yayınları Yeni Dünyalar, Eski Metinler, Anthony Grafton, Kitap Yay. Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, Server Tanilli, Cem Yayınları http://bberksan.blogspot.com/p/17yuzyl.html http://bberksan.blogspot.com/p/otuzyl-savaslar.html http://bberksan.blogspot.com/p/ingiltere-17yuzyl.html http://bberksan.blogspot.com/p/hollanda.html http://bberksan.blogspot.com/p/fransa-17yuzyl.html

More information...

Yeni Kantçılık Neden Kant’a Dönüş? Kant’ın Rönesans’tan sonraki Avrupa fel...

More information...

Metafizik inançların ve ruhsal varlıkların gerçekleri açıklamakta kullanımının reddedilmesidir. Sadece tanrı tanımaz bir din olarak düşünülemez, çünkü; farklı dinler de birbirlerinin tanrılarını kabul etmezler.

More information...

İnsanların doğası gereği birbirine bağımlı olduğunu savunan sosyal felsefe. Sosyal grubun odaklandığı kaynaşma, dayanışma ve aidiyet kavramlarının bireysel çıkarlardan üstün olmasıdır.

More information...

YAPISALCILIK Yapısalcılık, kültüreL.antropolojide, Fransız antropolog Claude Levi-Strauss'un geliştirdiği düşünce akımı. Terim daha, geniş anlamda, 20. yüzyılda ortaya çıkan ve olay, kurum ya da düşüncelerin tarihsel gelişiminden çok, belli bir zaman dilimi içindeki yapısını ve bu yapıyı oluşturan öğelerin karşılıklı ilişkilerini ele alan çeşitli kuramsal yaklaşımlan belirtir. Levi-Strauss kültürü bir sistem olarak ele alır ve öğeleri arasındaki yapısal ilişkileri göz önünde tutarak çözümler. Ona göre, kültür sistemlerindeki evrensel kalıplar insan zihninin değişmeyen yapısının ürünüdür: Akrabalık ilişkileri; sanat, din, mitler, törenler ve yemek pişirme gelenekleri üzerine kapsamlı çözümlemelerinde de bu tür yapılan saptamasına karşın, Levi-Strauss için yapı terimi öncelikle zihinsel yapı anlamını taşır. Levi-Strauss'un kuramının genel çerçevesi, kurucu ilkelerini İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure'ün ortaya attığı yapısal dilbilime dayanır. Levi-Strauss, yapısal dilbilimi geliştiren Prag Okulu'nun kurucularından N.S. Trubetskoy'un düşüncelerinden yola çıkarak bilinçdışı altyapı kavramı üzerinde durmuş ve terimleri kendi başlarına birer birim olarak ele almaktansa, aralarındaki ilişkileri vurgulayan bir yaklaşım geliştirmiştir. Gene Prag Okulu'nun kurucularından Roman Jakobson'un konuşma seslerindeki ayırıcı özellikleri karşıtlıklar halinde gruplandıran çalışmalarını temel alarak, insan zihninin nesneleri ikili karşıtlıklar olarak algılaması nedeniyle ortaya bilinçdışı bir üstyapı çıktığı görüşünü benimsemiştir. Levi-Strauss'un sisteminde, insan zihni pek çok doğal malzemeyi barındıran bir depoya benzer. Zihin bu depodan seçtiği ikili öğelerle farklı yapılar oluşturur; ikili karşıtlıklar da tek tek öğelere ayrılarak yeni karşıtlıklara temel sağlar. Levi-Strauss'a göre toplumsal yaşamın bütün biçimleri, zihinsel etkinlikleri düzenleyen genel yasaların işleyişini temsil eder. Gene bu kurama göre bütün kültürlerin temelinde yapısal benzerlikler vardır ve kültür birimleri arasındaki ilişkilerin çözümlenmesi insan düşüncesinin evrensel ilkelerine ışık tutabilir. Bu kurama yönelik eleştiriler daha çok, kuramın sınanamayacağı ya da kanıtlanamayacağı ve tarihsel süreçleri gözardı ettiği gibi noktalar üzerinde toplanır. Yapısalcılık daha çok antropoloji ve dilbilim alanlarında etkili olmakla birlikte, psikoloji, psikanaliz, edebiyat eleştirisi, tarih felsefesi ve göstergebilim.. gibi çok çeşitli alanlarda da uygulandı. Ozellikle Roland Barthes'ın yapıtlarında, "yazar" kavramını eleştiri gündemine almasıyla geleneksel edebiyat eleştirisinden ayrılan bir metin çözümleme anlayışı ortaya çıktı. Yapısalcılık bunun dışında A. J. .Greimas gibi göstergebilimcilerin, yapısal dilbilimin ilkelerini psikanalize uygulayan Jacques Lacan'ın; hümanizm ve Tarihselciliğe yönelttiği eleştirilerle Marksizm içinde yapılsalcı bir çizgiyi temsil eden Louis Althusser'in ve dahâ çok Yapısalcılık sonrası Fransız düşüncesi içinde değerlendirilen Michel Foucault ve Jacques Derrida gibi düşünürlerin de çıkış noktasını oluşturdu. Yapısalcılık- Ana Britanicca Yapısalcılık ve Diyalektik Yapısız Yapısalcılık

More information...

More related to Felsefe

More like this